Gösterilen 1–20 arası toplam: 504

  • 01 Adana & 80’li Yıllarda

    Yıl 1981… 12 Eylül darbesinin üstünden bir yıl geçmiş… CHP Genel Sekreter Yardımcısı Altan Öymen siyasi yasaklı olsa da Cumhuriyet gazetesinde yazılarına devam etmektedir. Ancak 52 sayılı bildiriyle “eski politikacı”ların “Türkiye’nin siyasi veya hukuki yapısıyla ilgili olarak beyanda bulunmaları, makale yazmaları, toplantı yapmaları” yasaklanır.
    Artık Altan Öymen siyasi yazılar yazamayacağına göre başka bir çare bulunur; “il röportajları” fikri oluşur. Kentleri sosyal, kültürel, ekonomik yönleri, tarihi coğrafi özellikleri, turistik olanakları, mutfakları, eğlence hayatları… kısacası gündelik hayatın tüm yönleriyle anlatmak…
    Ama bu sadece yazıyla olacak iş değildir, fotoğraf veya resim de lazımdır. Teknik olarak gazete ofset baskıya geçmemiştir, fotoğraf kalitesi kötüdür. Ona da mükemmel bir çözüm bulunur: Çizgileriyle her şeyi canlandırabilen, konuları, sorunları karikatür yoluyla en iyi şekilde anlatan Tan Oral projeye dahil olur.
    Böylece Altan Öymen ile Tan Oral düşerler Adana yollarına…

    Ve Altan Öymen’in kaleme aldığı, Tan Oral’ın çizgileriyle katkıda bulunduğu Adana izlenimleri, 15 Eylül 1981’den itibaren yazı dizisi olarak 11 gün boyunca yayımlanır.
    O yazı dizisi yıllar sonra günümüz okuruyla kitap olarak buluşuyor: 01 Adana. Adana’nın 36 yıl önceki halini merak edenler için… Kebabıyla, sıcağıyla, pamuğuyla, ünlü isimleriyle, sanayicisi çiftçisiyle, dertleri güzellikleriyle bir zamanların Adanası bu kitapta!

    5,90
  • 11. Peron

    Eşim Almanya’ya gidiyorum dediğinde hiç ses etmedim. Adını ilk defa duyuyordum. Yolculuk trenle üç gün sürüyor dediği o an anladım. Demek benden bu kadar uzağa gidiyordu.”
    “Eşimden bant gelmiş, bütün ev teybin başındayız. Eşim bantta ‘iyisiniz inşallah’ diyor bütün ev ‘iyiyiz iyiyiz’ diyor, ‘köye kar inmiştir’ diyor, herkes ‘indi indi’ diyor. En son anasını, babasını herkesi andı, kalanlara da hasretle selam ederim dedi. İşte o kalan bendim.”
    “Bazı aileler vardı hani, çok önemsenmezdi. Ama her bayram kapınızı çalar, az oturup giderdi. Biz işte o aileydik.”
    “18 yıl Essen’de çalıştık ama adres sormadan bir yeri bulamıyorduk. Biz hep şehrin altını gördük, üstünü görmedik ki bilelim.”
    “O zamanlar tek firma vardı, o götürüyordu cenazemizi memlekete. Ama hafta sonu kapalıydı. Biz de ne yapalım, inşallah hafta içi ölürüz diyorduk.”

    6,90
  • Abartma Tozu

    Bir sabah uyandık ve bizim kasaba toptan delirdi.
    Annem sağlıklı yaşam uğruna evi dev bir organik tarım alanına dönüştürdü.
    Babaannem sevimli, minnoş pansiyonunu oteller zinciri yaptı.
    Babam daha çok para kazanmak için eve uğramaz oldu.
    Kuzenim ata binerken resim yapmaya, flüt üflerken piyano çalmaya başladı.
    Yengem temizlikle kafayı bozdu. Kocasını pis diye evden kovdu ve çocuklarını her gün suya yatırdıktan sonra mandalla çamaşır ipine astı.
    Sevgi Teyze, daha çok sevebilmek için çocuklarını koltuğa bağladı, hepsine aynı kombin kıyafetler giydirdi ve onları sevgi komasına soktu.
    Fehmi Abi, bilgisayarın başından tuvalete gitmek için bile kalkmadığından hastanelik oldu.
    Okulda daha başarılı olmak için teneffüs yapmamaya, hafta sonları da okula gitmeye başladık.
    Etrafımda bir tane normal insan kalmadı.
    Ha şimdi diyeceksin ki bir tek sen mi normalsin?
    Evet, bir tek ben normalim. Neyse ki mücadeleci bir ruhum var. Bu kasabadaki insanlara bir süper kahraman lazımsa o kesinlikle benim. Koca kasabada yanımda olan tek kişi, Tevfik Kılıkırkyarar. Gerçi o da çok normal değil ama olsun, o da insan.

    8,9010,90
  • Adaletin Kalesi: Nizamülmülk

    Nizamiye medreselerini bütün tehditlere rağmen canı pahasına koruyarak devletin kalesi haline getiren Selçuklu Veziri Hasan bin Ali et-Tûsî; namı diğer Nizamülmülk…
    Öte yanda ise devasa bir plato üzerinde yükselen ve sarp zirvelere hâkim, ulaşılması güç, ehlisünnet düşmanı Alamut Kalesi… Hasan Sabbah gibi bariz bir düşmanın ötesinde, yalnızca küçülmüş gözbebeklerinden tanınabilen katil haşhaşi fedaileri…
    Nizamülmülk, Ulu vezir Hasan et-Tûsî’nin Sultan Melikşah döneminde sonlanan, ancak hikâyesi dilden dile dolaşan efsanevi hayatını konu alıyor. Nizamülmülk’ün hikâyesi, bir devleti hem kılıçla hem de ilimle ayakta tutma imtihanını anlatıyor bizlere. Köklü dostlukların arasına sızan fitneye, kırılan kalplere ve telafisi zor kayıplara rağmen ilmî korumaya adanmış bir ömrün hikâyesini okuyoruz Okay Tiryakioğlu’nun kaleminden. Hiçbir zaman kolay değildir koca bir devleti ilmî ve askerî yönden ayakta tutmak. Ancak herkes şunun farkındadır ki, zafer zor olandadır.
    Türkiye’nin en çok okunan tarihi romanlarının yazarı, okurları tarafından “Günümüzün Peyami Safa’sı” olarak anılan Okay Tiryakioğlu’nun kaleminden sürükleyici, heyecanlı ve derinlikli bir roman…

    7,90
  • Adam Dediğin Benim Gibi Olur

    Herkesin kendine göre bir dağı vardır ve herkes kendi dağında yaşar mevsimleri. Senin güneşin yakamaz beni, benim kışımla da sen asla zatürree olamazsın.

    Şimdi çık kendi dağına, ayakkabılarını çıkar ve koş. Doludizgin koş! Arkana bile bakma koşarken. Bakma; çünkü arkanda hiç kimse yok! O dağ sadece senin. Ayağını basmadığın hiçbir şer kalmasın. Her yerini ezbere bil bu dağın. Yeni ağaçlar dik dağına. Ağaçlarla yeşile boya.

    Gururla dolaş. Adımların hep büyük olsun. Büyük yaşa! Hiçbir zaman korkutmasın ölüm seni ve daima emin ol; sen ölmeden kimse gelmeyecek senin dağına. Ölünce gelecekler ve: “Burada koca yürekli bir dağcı yaşardı.” Diye yazacaklar senin zirvelerine; ama bu senin umurunda bile olmayacak. Sen zaten senelerce koca bir dağcı olduğunu bilerek yaşamıştın.

    7,90
  • Aforizmalar (Karton Kapak)

    Kafka, içinde yaşadığı dönemin, o dönemin olaylarının değil, gelmiş geçmiş tüm zamanların toplumsal mekanizmalarının yarattığı yalnızlığı, anlamsızlığı betimlemiştir.
    Kuşkusuz, karanlık bir tablodur bu. Bu karanlık tabloyu aydınlatan ise
    Kafka Güneşi’dir. Gecenin en yoğun ânında doğan, karanlığın tüm gizlerini açığa vuran ışığıyla, bizlere, insanlara yalansız bir dünya göstermeye çalışan, bunu handiyse özür dilercesine mırıldanarak gerçekleştiren, son aşamada da pişman olup tüm yazdıklarının yakılmasını (bunu hiçbir zaman yerine getirmeyecek bir dostundan istemiş olsa da) isteyen, hiçlikten sahici bir dünya yaratan bir insan.
    Eğer Kafka’nın yapıtında manevi değerler ve umut aranıyorsa, burada aranmalı.
    Ve bu aforizmalar da bu ışığın altında okunmalı.
    Bu kitap, Kafka’nın ardında bıraktığı tamamlanmış ender elyazmalarından biridir. Tüm aforizmalar Kafka tarafından tek tek numaralandırılmıştır.
    Max Brod, altısı, küçük okul defterlerine yazılmış aforizmalardan, kısa
    öykücüklerden, çeşitli konulardan oluşan bu elyazmaları “yığınını” Taşrada Düğün Hazırlıkları başlığıyla tek bir kitapta toplamıştır. Daha sonraları birçok ülkede,
    bu kitaptan küçük başka kitaplar üretilmiştir: Babaya Mektup ve Aforizmalar gibi.
    Bu kitaptaki aforizmaların tam olarak ne zaman yazıldığını bilmiyoruz.
    Bir sayfadaki 1917 tarihiyle Günlük’te yer alan benzer cümleler, aforizmaların 1917-18 yılları arasında yazıldığına işaret etmektedir.
    Max Brod, bu aforizmalara “Günah, Acıçekme, Umut ve Gerçek Yol Üzerine
    Derin Düşünceler” başlığını uygun görmüştür. Ama Kafka, bu elyazmalarına
    bir ad vermediğine göre, en uygun başlık, kuşkusuz, yazın alanındaki bu türün
    genel adı olan Aforizmalar’dır.
    Hemen şunu da belirteyim ki, Kafka’nın tüm kitaplarında, özellikle Günlüklerinde
    ve mektuplarında yazılmış, çeşitli konularda, ayıklanacak olsa, başlı başına büyük
    bir kitap oluşturacak kadar aforizma vardır.

    Ferit Edgü’nün önsözünden

    3,90
  • Aforizmalar 2

    BU KİTAP GERÇEK BİR KÜLTÜR HAZİNESİ…

    Felsefe, hiciv, inanç sistemleri, evren, kuantoloji, makrokozmos, mikrokozmos, modern bilim ve günlük yaşamımızda; tiyatro sahnelerinde, televizyon ekranlarında pek nadir ele alınan konularda, son derece düşündürücü aforizmaları (özlü, çarpıcı veya aykırı sözcükleri) içeren bu kitabın her sayfası, ayrı bir kitaba veya kapsamlı bir konferans serisine konu olabilir.

    Otuza yakın kitabın yazarı, düşünür, din âlimi, şair, güfteci, dünyaca tanınmış beyin cerrahı ve eşine pek az rastlanabilecek daha birçok sıfata sahip Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’ın bu yeni eserinden, onun amaçladığı kültürel zenginliğe hak kazanabilmek için okuyucu, internet ortamındaki arama motorlarında epey vakit geçirmeyi ve yorum anahtarları bulma zahmetini göze almalıdır.

    Şu örnekler bile ne demek istediğimi anlatacak değerde:
    “Bitkiler, kuantum bilgisayar gibidir.”
    “Çözülen bir sırrın, bir başka sırlı kaplı ile karşılandığı ve yoluna düşeni iptilasına mahkûm ettiği sonsuz bir yolculuğun adıdır bilim.”
    “Din bilim değil, bilim din…”
    “Dua, molekülü ve yan etkisi olmayan yegâne ilaçtır.”

    Aydınlığa giden bu sisli kültür serüveninde zihniniz ve yolunuz açık olsun…

    Prof. Dr. Ergün Yener
    devamını oku

    6,90
  • Ahirette 45 Gün

    Göğsünün içinde yürek taşıyan, kulağı olup da duyan herkes için ibretlik 45 GÜN…
    – YAŞANMIŞ GERÇEKÜSTÜ BİR HADİSE –
    Ahiret hayatına dair doğusundan batısına dünyanın her köşesinden insanların sayısız tecrübeleri ve tespitleri mevcuttur. Sıradan insanların da gerek rüyalar gerekse yaşadıkları sıra dışı olaylar vesilesiyle bilgileri vardır. İnsanların bir kısmının tam bir kanaat ile olmasa da gereklerini hakkıyla yerine getiremese de pek çok insan ahiret hayatına inanır. İnsanlar en azından rüya vasıtasıyla ahiret hayatı ile ilgili tecrübeler yaşar. Kimileri öldüğünü görür, kimileri mezarına konduğunu, kimileri cennet ve cehennem hâllerini…
    Tıbbî olarak ölüp dirilenlerin anlattıkları sayısız veriler, kişisel deneylere dayanan tecrübeler de insanların elinde mevcut ama bugünün determinist zihin yapısı hep laboratuvar düzeyinde kanıt aradığı için bunlar ancak meraklılarını ilgilendiren malzemeler olarak hatıralarda, edebi eserlerde, filmlerde karşımıza çıkar.
    İşte bu eserde anlatılanlar da İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayı kasıp kavurduğu dönemde askerliğini yapan babam İsmail Bulut’un Malatya Akçadağ Karakolu’nda kırk beş gün boyunca şahit olduğu ve dinlediği olağanüstü bir hadiseye dayanıyor. Babamın koğuş arkadaşı Halil Akbaş, kırk beş gün boyunca her akşam bir tür astral seyahatle ötelere/ahirete gider; bir karakol dolusu koğuş arkadaşının sorgulayıcı bakışları altında orada yaşadıklarını etrafındakilere detaylıca aktarır. Bu hadiseden çok etkilenen babam, arkadaşı Halil Akbaş’ın bu olağanüstü tecrübesini âdeta bir kamera gibi zihnine kaydeder. Bu şahit olduğu hadiseyle askerlik sonrasındaki hayatına yeni bir yön çizer. Kahramanlarının büyük bir kısmı artık ahirete intikal etmiş hayli ilgi çekici bu hadisenin anlatıcısı, onun aynı zamanda birincil tanığı olan babam. Ahirette 45 Gün, bir babanın böylesi olağanüstü ve hikmetli bir tecrübesini oğluna aktarmasının hikâyesidir.
    Mehmet Ali Bulut

    10,90
  • Ahkamsız Hükümler

    Bu yazılar kaleme alındığında, benden başka okuyucum yoktu. Zaten birileri okusun diye de yazmamıştım. Yazdıklarım, evvel zaman içinde, çoğu, yaşanan hadiselere karşı tepki olarak içimde birikmiş öfkeler veya yenilgiler yahut iç çekişmelerden ibarettir…
    Hiç biri de bir seferde yazılıp öylece kalmış değildir. Bu kitabın bir tek, adı ve bir de en başta yer alan şiir hiç değişmemiştir. Diğerlerinin hepsine eklemeler, çıkarmalar yapılmıştır zaman zaman…
    Bu kitaptaki yazıları ilk ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum. Zaten hem yazı hem değerlendirmeler açısından çoğu acemice olduğu için ‘acemilik’ dönemine ait olduklarını söyleyebilirim. Yaklaşık 20 yıldır yazdığım değişik hadiseler karşısındaki tutumumu ifade eden bu yazıların, 1999 yılında yayınlanması teklifini aldığımda, alıcı gözle baktım ve gördüm ki, bazıları hakikat olmaktan hayale geçmişler, bir kısmı da değişip hatıra olmuşlar. Biyografilerimde ‘Ahkâmsız Hükümler’ adlı bir kitabım da olduğu ibaresi düşmeseydi, belki bunları hiç yayınlanmayabilirdim. Yazıların gündeme geldiği kimi mahfillerde verilmiş yayınlanma sözleri, içerikte belki de “zülf-i yâr”e dokunan ifadelerden dolayı her seferinde başka bahara ertelendi. Hatta şu dakikada bile yayınlamasak mı acaba diye düşündüğüm oluyor. Fakat gerek cemaatler/cemiyetler, gerekse siyasi gelişmeler ve toplumsal olgunlaşmalar açısından nereden nereye geldiğimizi gösteren bir mikyas olduğunu o döneme ait çok örnekler içerdiğini gördüğüm için gelecekte bugünleri yazacak olanlar açısından yararlı olabilir düşüncesiyle yayınlanmalarını uygun gördüm. Üstelik ‘bir zamanlar nelerin konuşulduğunu, nelerin tartışıldığın, toplumun nelerle meşgul edildiğini’ hatırlattıkları için de okunmaya değer olduklarını siz de göreceksiniz.
    Aslında çok kapsamlı olan ve 20 yıl boyunca biriken bu yazılardaki şahsi sayılabilecek ve o günü ilgilendirebilecek pek çok anekdotu ve değerlendirmeyi çıkardım. O yüzden hadiseleri tasvir ederken mümkün mertebe genel yargıları vermeye ve belli bir isim zikretmeden tabloyu aktarmaya çalıştım ve bir cemaatten veya cemiyetten söz ederken, onları incitmemek için sözü daha bir usturuplu kullanma ya özen gösterdim.
    Bütünüyle başarabildim mi? Sanmıyorum!
    Nitekim bundan dolayı şu eserin başına çok şeyler geldi, kırpıldı, biçildi, elendi ve böylece bu eser karşınıza geldi. Adı üstünde Ahkâmsız Hükümler. Bendeniz de ahkâmsız hükümler müftüsü. Onu bir ayna var sayın. Ondan incinmeye, ona kızmaya, bozulmaya gerek yok.
    Sinirlerinizi bozan satırlarla karşılaştığınızda; omzunuza dökülen kepekleri size gösterdiği için ona teşekkür de edebilirsiniz, kızıp kırabilirsiniz de… Tercih sizin.
    Tabii ki aynanın da kirli paslı olma ihtimali vardır. Veya bazen konveks bazen konkav hal aldığı yerler olabilir. Öyle zamanlarda da ‘bir zamanlar neler yaşanmış’ deyip geçerseniz bana lütuf, kendinize merhamet etmiş olursunuz.
    8,90
  • Akhilleus’un Şarkısı

    2012 Orange En İyi Roman Ödülü Kazananı

    Tanrılar beni küçük yaşımda sürdüler yuvamdan, itiraz edemedim; çelimsiz,
    beceriksiz, silik bir evlattım. Söyleyecek söz bulamadım, alt tarafı bir ölümlüydüm. Yalnız kalmanın, yenik düşmenin nasıl bir şey olduğunu bilirdim sadece. Sen böyle yenikken başkasının iyi talihinin nasıl diken gibi battığını da.
    Lakin kader örgüm henüz sonlanmamıştı. Sürgünüm Aristos Achaion’un yanına, güzelliğinin güneşi dibinde diz çökmeye çıkmıştı. Mağlup olmuştum lakin böyle bir güzellik karşısında mağlup olmaktan kim utanır ki? Hikâyelerimizde o en iyimiz, en kahraman, en kuvvetlimiz olarak geçer. Hikâyelerimize göre bunun sebebi damarlarında akan ilahi kandır. Hikâyelerimiz yaşlılar tarafından ateş başlarında anlatılır, kahramanlardan bahseder ama kahramanlar yaşlanmaz hiç.

    Hikâyelerimizde savaşı yiğit Akha’ların kazandığı anlatılır…

    Hikâyelerimiz gerçeği söylemiyor. Savaşın kazananı olmaz. Çağlar geçer, üstümüzde takımyıldızlar dönüp durur, ayla güneş her zamanki yollarını bitkin takip eder ve biz, biz felakete uğramışlar, biz sevdiğinden ayrı düşmüşler aşkın içimizi titreten şarkısı kulağımızda, huzursuz yatarız düştüğümüz yerde.

    Ben, Kirke’nin yazarı Madeline Miller, Akhilleus’un Şarkısı’nda, şanı için hayatından vazgeçen yarı tanrı Akhilleus’u, can yoldaşı Patroklos’u ve Troya Savaşı’nı; kralların, tanrıların, savaşçıların destanını iki âşığın gözünden anlatıyor.
    “Madeline Miller, çarpıcı ve tutkulu aşklarını Homeros’un sürükleyici manzum destanı kadar sade ve incelikli diliyle aktararak, bu iki genç adamın efsanelerde değil, gerçeklikte var olduğuna bizi ikna etmeyi başarıyor. Bu sayede isimlerini, 3000 yıldır anlatılagelen bu hikâyeyi zenginleştirerek bir sonraki nesle de aktarıyor.”
    –Mary Doria Russell, Serçe’nin yazarı

    “İlyada ve öncesindeki olayların Patroklos gözünden sürükleyici bir yeniden anlatımı; elden bırakması zor bir kitap, klasik eser sevenler özellikle Tanrıça Thetis karakterinin özündeki vahşi yan ve antik dönem esintisiyle büyülenecek.
    –Donna Tartt, Saka Kuşu’nun yazarı

    “Akhilleus’un Şarkısı, İlyada destanını daha önce hiç okumadığınız denli gerçekçi bir tarihsel ve fantastik anlatımla ortaya koyuyor…”
    –Instinct Magazine
    devamını oku

    8,90
  • Akif Duruşlu Asım

    Türk tarihinin en önemli simalarından, İstiklâl Marşı şairi Mehmed Âkif Ersoy, “Âsım” isminde sembolleştirdiği şiir karakterinde, Türk gençliğine ışık tutmuş, yol göstermiştir. Bu özelliğiyle bir şâir olmanın çok ötesindedir. Günümüz edebiyat dünyasının üretken ve önemli isimlerinden Ali Haydar Haksal, bu eserinde Âkif’e bir edebiyatçının bir başka edebiyatçıya yönelttiği bakışla bakıyor. Ama bu bakış aynı zamanda, alttan alta Âkif’in “Âsım” vurgusunu belirgin kılan bir duyarlılığın eşiğinde gerçekleşiyor. Böylece ortaya Âkif’ten Âsım’a doğru kurulan bir köprü çıkıyor…
    7,90
  • Akıllı Türk Makul Tarih

    İnsan tabiata doğar, hayatı ise kurar. Hayat hafızayla, geçmişle, tarihle hayat bulur. Tarihi bilmeyen insan, geçmişi bilmeyen insan demek değildir; geleceği bilmeyen, hayatı ön-göremeyen insan demektir. 1000 yıldır bu topraklarda tarih yazmış Türkler, ancak tarihi tecrübelerine mensubiyet; inşa ettikleri medeniyete aidiyet duymakla dik durabildiler. İşte bu deneme Türk kimliğini teşrihe çalışıyor. İnsan olmaklığı en temel varoluş tarzı olarak benimseyen, bu yüzden de sırtlanların arasında yalın-ız kalmış ama dik-duruşunu, yürüyüşünü, kısaca kendilikini koruyarak yeni bir hayatı teklif ve temsil etmeye çalışan Türk’e, bu gayreti kemale taşıyacak ilkeleri ve hedefleri işaret eden yazılardan oluşuyor.

    6,90
  • Alice Harikalar Diyarında

    Lewis Carroll’ın çocukların hayal gücünü, yetişkinlerinse mantığını besleyen muhteşem öyküsü Alice Harikalar Diyarında, yazıldığı günden bu yana, içgüdülerini dinleyen herkese rehberlik ediyor. Tavşanın peşine düşüp birbirinden harikulade dünyaların kapısını aralayan Alice’in macerası, İngilizce aslından Türkçeye eksiksiz çevrildi.

    3,90
  • Aliya

    Bu eser, Âkif Emre’nin, Aliya İzzetbegoviç hakkında kaleme aldığı gazete ve dergi yazılarını, röportajlarını, panel ve TV konuşmalarını biraraya getiriyor. Bu haliyle bir bütünlüğüne ulaşan Aliya kitabı aynı zamanda 17 yıllık bir birikimin ürünü. Bu eserde bazı okurlarımızın aşina oldukları Âkif Emre’nin gazete dergi yazıları dışında ilk defa yayımlanacak röportajları ve konuşmaları da yer almakta. Özellikle Şubat 2001’de Aliya ile yapılan meşhur röportajın yanı sıra aynı tarihte Aliya ile birlikte Genç Müslümanlar (Mladi Müslimani) davasında mahkum edilen Eşref Çampara, Cemalüddin Latiç, Hasan Çeriç’le yapılmış röportajlarla birlikte Bosna Savaşında Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Rasim Deliç ve Aliya’nın yakın koruması Osman Mehmedagiç ile yapılmış ve hiç yayımlanmamış Âkif Emre arşivinde yer alan bu röportajlar ilk defa okuyucularımızla buluşuyor. Bir bütün halinde Şubat 2001 röportajlarının önemli bir özelliği de bir davaya, bir ideale sahip olmanın ne demek olduğunu bizzat onu yaşayanların ortaya koymaları, bir hareketin oluş ve yaşayış şartları hakkında teorik söylemlerle değil bizzat hayatın içinden şahitlikler sunuyor olmaları.

    7,90
  • Allah Cümlemizi Korusun

    Yazar değilim ben.
    Bir şeyler yazmakla yazar olunamayacağını iyi biliyorum.
    Heybemde öyle süslü kelimelerim yok…
    Ne kimsenin derdine derman olabilirim,
    Ne de yol olabilirim yolunu kaybetmişlere…
    Merhem de olamam kanayan yaranıza mesela…
    Derdinize derman olamam belki ama dermanın kimde olduğunu söyleyebilirim…
    Yol olamam belki size ama doğru yolu gösterebilirim…
    Çare olamam belki ama çarenin kimde olduğundan haberdarım.”

    Bekir Develi hayatımızda her an karşılaştığımız ve bir parçamız olan kavramlar üzerinden bir insan tasavvuru ortaya koyuyor. Çevremizdeki sıradan kahramanların öykülerini, kıyısına gelenlerin ikramsız kalmadığı bir su kaynağına benzetip, insanın ahlakla, gelenekle, modern dünyayla ilişkisine dair eleştirilerini içten bir duyarlılıkla paylaşıyor. Uzak coğrafyalardan yakın tanıklıklara uzanan ve okuyucusuyla dertleşmek isteyen bu metinler, bir yandan tefekkür kapısını aralarken bir yandan da şu duaya hep birlikte “Âmin” demeye davet ediyor:
    Allah cümlemizi korusun:
    Cümle’mizi ve cümlemizi!

    5,90
  • Amerika

    Kafka’nın arkadaşı Max Brod tarafından yayıma hazırlanan ve ölümünden üç yıl sonra, 1927’de yayımlanan ilk romanı Amerika, sonraki yapıtlarına nazaran daha akıcı anlatısıyla, daha fazla umut ve mizahi unsur barındırmasıyla dikkat çeker. Yeniyetme bir göçmenin, henüz on altı yaşındaki Karl Rossmann’ın şaşkın bakışından yansıyan Amerika, rastlantıların da önemli rol oynadığı ultramodern bir medeniyet olarak dehşetengiz bir büyülenmeyle gözlerimizin önüne serilir. Gökdelenleriyle, makineleriyle, büyük servet ve aşırı yoksulluk arasındaki tezatla, dev binaların karşısında cüceleşen insanın ister istemez müthiş bir verimlilik talebine maruz kaldığı bir Amerika’dır bu aynı zamanda.

    5,90
  • Amerika’ya Meydan Okurken

    Malcolm X, 1960’lardan bu yana Afro-Amerikan kuşakların Amerika’da tam eşitlik için verdiği mücadelenin efsane isimlerinden biriydi. Yoksul gettolardan şehir meydanlarına akan siyah öfkenin bizzat kendisiydi. Aynı zamanda sırf derilerinin renginden dolayı ayrımcılığa uğrayan, aşağılanan, hakları elinden alınan milyonlarca Afro-Amerikalıya öz güven duygusunu, mücadele azmini aşılayan özgün bir kişilikti. Bu yıllarda hem sivil haklar mücadelesi yapan liderleri hem de beyaz politikacıları eleştiren Malcolm X’in düşünce dünyasını dolaysız olarak yansıtan konuşmaları kendisinin hayatı boyunca yaşadığı dönüşüme dair etraflı bir resim çizebilmek açısından olmazsa olmaz metinlerdir. İşte, Amerika’ya Meydan Okurken kitabındaki konuşmalar, söyleşiler ve notlar ihtiva ettiği önem ile birlikte, hitap edilen kitledeki ve tarihsel bağlamdaki karşılığı dikkate alınarak, tekrarlardan arındırılmış ve kronolojik bir şekilde okurlarla buluşuyor. Irkçı gettolaştırma siyasetine itiraz eden konuşmalar, adına şarkılar bestelenen, filmler yapılan bu mücadele insanının düşünce dünyasında olup bitenlerin kuşatıcı ve olabildiğince eksiksiz bir hikayesini anlatıyor. Amerika’ya Meydan Okurken, kurumsal ırkçılığa karşı mücadele eden Malcolm X’in çok katmanlı hayatının ritmine ve gerçeklerine ışık tutan kapsamlı ve özgün bir eser olma özelliğini taşıyor.
    5,90
  • Annemin Emarı Geldi

    Bazen bir kitap okuduğunuzda bütün hayatınız değişmez ama gözden geçirilir. Prof. Dr. Ethem Güneren’in Annemin Emarı Geldi adlı kitabı da böyle bir eser.

    Ethem Güneren, bir “yeryüzü doktoru.” Ona bu unvanın bu kadar yakışmasının nedeni sadece işini iyi yapıyor olması değil, bu dünyada işini iyi yapan birçok insan var. Onu farklı kılan şey, imkânsız coğrafyalardaki imkânsız insanlara ulaşarak onların hayatlarına dokunmasıdır.
    Onun satırlarını okurken “4 yaşındaki oğlumun sesini ilk kez duydum,” diye ağlayan babanın mutluluğuna ortak olacaksınız.

    Bu kitabı özel yapan, edebiyat deyişiyle “anlatmayıp göstermesidir.” İyi ve duyarlı bir insan olmayı haykırmak bir kulaktan kulağa oyunudur. “İyi ve duyarlı bir insan olarak bunları yapıyorum,” diyebilen insanın fısıldadıkları ise kulağımızdan girip kalbimize çakılır.

    5,90
  • Annemiz Aşktır

    Bütün hikâyeler aşka kanat açan bir kadınla başlar.
    Feride Çetin Annemiz Aşktır ’da dünyaya faydalı olma yollarını tarayan ve başkalarıyla dert ortaklığı kurdukça zenginleştiğini fark eden bir kadının portresini sunuyor; tökezlediği, karanlığa düştüğü anları korkusuzca anlatıyor. Sevginin dişil gücünün şifalandıracağına inanan, kendi yolunu çizmeye ant içmiş bir kadının ilkgençliğinin dökümü adeta…

    Aşkta ve yaşamda huzurun kaynağını “anne”de bulan yazar, ailesinin Balkanlar’dan başlayan hikâyesini kucaklayacak kadar yürekli, hayallerini Anadolu bozkırlarından Kuzey Afrika’nın daracık sokaklarına taşıyacak kadar maceraperest…

    Afife Jale’den Tomris Uyar’a, Adalet Cimcoz’dan Halet Çambel’e, FEMEN’den Ursula K. Le Guin’e kimler yok ki kitabı zenginleştiren bu metinlerde… Rekin Teksoy, Ahmet Cemal
    gibi ustalarını anmayı da unutmuyor Çetin.

    7,90
  • Antikacı

    Romanları ve oyunculuğu ile Türkiye’de ve dünyada büyük ilgiyle takip edilen Bahadır Yenişehirlioğlu bu kez şaşırtıcı bir romanla çıkıyor okurlarının karşısına.

    Her şeyi geride bırakıp çekip gitmek kolay mı? Kurmak için yıllarca uğraştığı düzeninden bir çırpıda vazgeçebilir mi insan? Geride bıraktıkların ne olacak? Sorumluluklarını ne yapacaksın? Gözünün içine muhabbetle bakanlar ne yapacak sensiz?
    Peki ya hayallerin? Gerçekten yaşadığın hayatı istiyor musun? Bu kısacık ömrünü başkalarının istediği gibi mi sürdüreceksin? Benliğini bulmak için hiç mi uğraşmayacaksın? Gidebilirsen eğer, gittiğin yerde seni neler bekler? Gidemezsen kimdir aslında bunun sorumlusu?

    Üsküdar’ın sırtlarından İstanbul’u sessizce izleyen o ev, içinde Antikacı Cemil Bey’in hikâyesiyle birlikte neler barındırır?

    7,909,90