Ümıt Aktaş

  • Okuma Serüveni

    Okumak bu hayatı, salt seyircisi olduğumuz, akışını izlediğimiz, şu veya bu hedeflere koşulduğurnuz ve çoğu kez tükenmesini beklediğimiz ve artık telafi etme şansına sahip olmadığımız hayatımızı yoğun-laştırır. Edilgenliği bükerek hayatın karşısında bir seyirci olmaktan bizi kurtarır. Vakit ya da para… Bunların bahaneler olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysa sıradanlaşmaya karşı direnmek zorundayız. Geriye dönüp baktığımızda bir çölün boşluğuyla değil, bir serüvenin yoğunluğuyla ürpermeli yüreğimiz. Hayat aldırış etmez, gözlerimizin yaşına bakmaz. Öyle ya da böyle geçiverir… Ama geçen kendi hayatımızdır, kendi ölümümüzdür izlediğimiz… Bu hayat okumayanlar için ikinci sınıf bir hayattır.

    5,90
  • İnsan Oluşa Dair Yaratılış, Evrim ve İnsan

    O ilk mezar, ilk haşyet, ilk tapınma, ilk kurban, Altamira’daki resim, Brassempouy’daki Venüs, Âdem’in sınıraşımı, İbrahim’in sorgulamaları, Musa’nın “bana kendini göster” deyişindeki safiyeti, Platon’un düşleri, İsa’nın manevî derinliği, Muhammed’in cehdi, Mevlana’nın aşkı, Yunus’un vecdi, Beethoven’in yüreğinden geçenler, Van Gogh’un renkleri, Tolstoy’un tahayyülleri, Einstein’ın düşünsel dünyasının derinliği, Kurt Gödel’in denklemleri… Hepsi adımlayışlardır o ufku; arayışlar… Ve sadece bunlar bile, “iyi ki var bu insanlar, iyi ki yaşamışlar” dedirtmekte değil mi? Onlar olmaksızın bu kâinat bir çölden başka bir şey değildi. Ne mutlu bize ki, onların yaşamış olduğu bir dünyada yaşamaktayız; onlara tanıklar olarak!.. Kâinat ile Tanrı arasında beliren insanî bilinç, hem ayıran hem de birleştiren bir berzah olarak zuhur eder; yoksa her şey öylesine samed ve öylesine kendindedir ki… Tanrısal yaratıcılığın devinimi sessizce işler ve bilinmez hiç kimse tarafından. Ama insan bu çölsü ıssızlıkta bir vaha gibi belirir. Kimdir vaha; bu sessizliği bozan, bu yakıcı gün altında bir tanık gibi duran. Suyun ve ışığın çekildiği o koyu ve samedî gecede beliren kimdir? Vaha sanki de vahiydir. Tanrı’dan alınmış olan söz, kimileyin düş kırıklıklarına neden olsa da, umutlandırır Tanrı’yı da. Borç, alacağa dönüşmekte; cehennem cennet olmaktadır. Gizem ya da büyü, insanın aklının örttüğü değil, aydınlattığı bir sınırdurumdur. Tıpkı Güneş gibi. Ama akıl olmasa Güneş bile aydınlatamaz karanlığı. Tıpkı karanlıkta çakan şimşeğin önünü aydınlattığı insan meselinde olduğu gibi. Ama kimdir önü aydınlanan ve nedir çakan şimşek. Akıl kimi aydınlatır, insanı mı, Tanrı’yı mı, yoksa kâinatı mı? Karanlıkta kalan kimdir ve çöl nerede büyümektedir?

    6,90
  • Mahatma Gandi ve Abdulgaffar Han

    Robert Audi’ şiddeti psikolojik, fizyolojik ve mülkiyete karşı sergilenen tutum olarak tanımlar. Şiddetin, olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır. Olumlu örnekler; insanları, altında ezildikleri o ağır yüklerden, kendi giysisinin hafifliğine çağıran ve onları uyaran: “kim eline kılıç alırsa, kılıçla yok edilir”, diyen peygamberler ve bilge şahsiyetlerdir. Çünkü “dinde zorlama yoktur; muhakkak ki rüşd gayy’dan ayrılmıştır.” (Bakara, 256) Rüşd, yani akilane davranış ile gayy, yani bir insanın kendi edimlerini kendi aklıyla gerçekleştirebilme becerisi kazanmasıyla yakın bir anlama sahiptir. Ama bu, araçsallaştırılmış bir akıl değil, “kalp”le tahkim edilmiş bir akıldır. Cihad, akilane ve arifane bir bakışla yeniden değerlendirilmelidir. Cihad; hayatın içerisindeki tüm olumlu çabalarımız anlamına gelmektedir. Hasan Basri, Ömer b. Abdulazizz, Ebu Hanife “temekkün/temkin şartı” ve diğer imamlar mücadelelerinde hep sivil ve barışçıl bir direnme esası gözeterek, iktidar şiddetine karşı hak ve adaleti savunmuşlardı. Şiddetsiz hak mücadelesi, siyasal bir eylemi yıkıcı değil yapıcı bir eylem haline getirmeye özen gösterir. Gandi, birleşik bir Hindistan’ın bağımsızlaşması ve halkının özgürleştirilmesi düşüncesine karşı Nehru ve Cinnah’ın tavırlarıyla, yani onların iktidar kavgalarıyla da ölümüne kadar mücadelesini sürdürecektir. Gandi yönetimini, Tolstoy’un pasif (barışçı) direnme ve Thoreau’nun “sivil itaatsizlik”ten alır. Bu, Aliya’nın tabiriyle “nefssiz eylemve doğrulukra sebat”tır. Gandi, Müslüman direnişçi Abdülgaffar Han ile işbirliği ve gönül birliği yaparak, kötülüğe karşı barışçıl bir direnme örnekliği koyar. Gandi’nin yöntemi, İsa (as)’nın kötülüğe karşı iyilikle cevap verme tavsiyesinin bir uygulamasıdır. Bu kitap iki kahraman, “Mahatma Gandi ve Abdülgaffar Han”ın mücadelesini anlatıyor.

    5,90
  • Osmanlı Çağı ve Sonrası

    Bu kitapla amaçlanan her şeyden önce Osmanlı tarihi dolayısıyla günümüzü anlama ve yorumlama çabasıdır. Tarih ise, gerek malzemenin çokluğu ve karmaşıklığı, gerekse yaklaşım açılarının farklılıkları nedeniyle ister istemez asla noktalanamayacak; sürekli yeniden anlaşılması gereken ve yaşadığımız sürece de devam edip değiştiği için tüm analizleri sonuçsuz bırakan, tabiri caizse muğlak ama bir o kadar da derinleştirilmeye müsait bir alandır. Bu ülkede yaşayan her sorumlu insanın, Osmanlı toplumu ve sonrasındaki altüst oluş hakkında bir bakış açısı geliştirmesi; Batı ve Doğu dünyası arasındaki ilişkilerin, çatışma ve uzlaşmaların mahiyetini kavraması ve buradan dersler çıkarması âdeta bir vecibesidir. İnsan olmaklığımızın önümüze koyduğu bu zorunluluk, bir “bilim”den ziyade bir bilince ulaşmanın ve bunun bize yüklediği sorumlulukları yüklenmemizin de bir gereğidir. Bunun ötesinde ise Fikret Başkaya’nın “Paradigma’nın İâsı”nda zikrettiği bir Afrika atasözünde dile getirildiği gibi: “Arslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.”

    13,90